top of page
Intertwined
  • sermayesizkedi
  • 20 Şub 2025
  • 1 dakikada okunur


Cunk on Earth, her biri 25 dk olan 5 bölümlük sahte belgesel. Uzmanlarla çeşitli konularda röportajlar yapan gazeteci Philomena Cunk, karşısındaki profesörleri sorduğu sorularla çıldırtıyor. Konuyla alakalı akla gelebilecek en saçma soruları soruyor: "Pramitlerin üstü neden böyle sivri, evsizler üstünde yatamasın diye mi?"

Yunanistan ile ilgili bir bölüm çektiğinde gerçekten oraya gitmek yerine herhangi bir sahile Yunan bayrağı dikip belgeseli öyle çekiyor. Sorduğu sorular ve yaptığı çıkarımlara gülmekten kendinizi alamıyorsunuz. Gece diye bir şeyin varlığına inanmıyor mesela. Uzmana diyor ki "Siz şimdi gecenin var olduğunu da iddia edersiniz. Beyni yıkanmamış bebekler bile bilir gece diye bir şey olmadığını yoksa kalkıp neden ağlasınlar ki o saatte!"

Sahte belgeselde Cunk'un genel karakteristik özelliği konuyu hep yanlış bilmesi ve karşısındaki uzmanlara karşı kendi duyduklarını sonuna kadar savunması. Hatta bazen profesörleri "Bunlara da profesör diyorlar işte," diye küçümsüyor. Diane Morgan (Cunk) o kadar iyi rol yapıyor ki bunun bir sahte belgesel olduğunu unutuyorsunuz.

Cunk, sanat sepet işlerinden de pek hoşlanmıyor. Tablolardan, heykellerden, kitaplardan, tiyatrolardan...

Abraham Lincoln'den bahsettiği bir bölümde şöyle diyor: "Savaştan sonra Abraham Lincoln Başkan seçildi. Fakat 5 gün sonra başına talihsiz bir olay geldi: Zorla tiyatroya götürüldü! Suikastçı acımasız biriymiş ki 3. perdeye kadar beklemiş."

Cunk'un düşünme tarzı da geçmişteki bilgileri günümüz şartlarıyla düşünmeye müsait. Geçmişte yaşanan birtakım olayları bugünün teknolojisiyle ifade ediyor.

İlk defa sahte belgesel tarzında bir yapım izlemiş biri olarak çok eğlendim ve hemen başka sahte belgeselleri de araştırmaya başladım ve "Cunk on Britain" diye başka bir dizisinin olduğunu ve "Cunk on Sheakspeare" ve "Cunk on Life" diye filmlerinin de çekildiğini öğrendim. İyi seyirler

 
 
 
  • sermayesizkedi
  • 16 Şub 2025
  • 1 dakikada okunur

Yazmak zorundayım. Yayınlatma ihtiyacı duymadan yazmak. Neden? Hayatta istediğim hangi hayalim varsa gerçekleştiği anda başıma bela oldu. İsmini hatırlayamadığım filozof "sıkıntıdan daha büyük sıkıntıya" şeklinde açıklamışsa da tam olarak bu değil benim durumum. Şartlar beni yazmaya sevk ediyor. Hazırlamak zorunda olduğum evrak, ders anlatmak zorunda olduğum öğrenciler, geçindirmek zorunda olduğum ev. (sadece maddi olarak değil) Bütün bunlar başkalarının nimeti, hayali, arzuları olabilir fakat benim yazmaya devam etmede vesilelerim. Bütün bunlara rağmen, bunlarla çatışarak, bunlar için yazmak zorundayım. Hiç kimse ne yapmak istediğimi anlamasa da. "Önce yap sonra açıklarsın," diyen İsmet Özel'in bu sözüyle daha erken karşılaşmam gerekirdi. Çünkü herkese anlattım ne yapmak istediğimi ve elimden alındı bütün bunlar. Fakat yazı öyle bir şey ki elinden alınanlarla besleniyor. Yani elinizden alınan yazı olsa dahi yazma isteğiyle dolup taşıyorsunuz. O yüzden elimde bir tek yazı kaldı. Diğer başka ne istediysem zıddına döndü. O yüzden hiçbir şey istemiyorum. Yazıda bela yok mudur? Her şeyden daha çok. Fakat yayınlatma konusunda ortaya çıkıyor bu sorun. O yüzden bir kitabımın çıkıp çıkmaması konusunda tereddüt ediyorum. Tereddüt varsa yarım da olsa istek yok mudur? İnsan nedirin yanıtı buradadır işte. Yalan söylemesinde.


 
 
 
  • sermayesizkedi
  • 5 Oca 2025
  • 1 dakikada okunur


İronisi tadında, kısmen didaktik, yerine göre eğlenceli, sıkmayacak kadar kısa, Seksen Günde Devri Alem kitabından sonra beğenerek okuduğum 2. Jules Verne kitabı. Bazı kitaplar gereğinden fazla uzun değiller mi? Evet odaklanamıyoruz, bizde de hata var fakat bütün suç bizde mi? Jules Verne'i bu yüzden seviyorum, genellikle kısa yazmış. Tabii "Denizler Altında Yirmi Bin Fersah" gibi hacimli romanları da mevcut fakat genellikle kısa yazdığı için minnettarım. Artık uzun kitap okuyacak sabrı ve takati kendimde bulamıyorum. Hele başkasının önerdiği uzun romanlara dayanacak gücüm yok. Ancak kendim keşfettiğim kitapların peşine düşmek istiyorum. Listelerden bıktım, evet geliştiriyor ama ben böyle gelişmek istemiyorum. Herkesin aynı eserleri okuyup tek tipleştiği bir dünyadan nefret ediyorum. Kendi kitabımı bulmak istiyorum ya da kendi kitabıma dönmek. Başkalarının tavsiyesiyle kendi kitabıma dönebileceğime olan inancımı yitirdim. Şahsiyetim zarar görüyor, karakterim zedeleniyor, iradem zayıflıyor. Seçmenin özgürlüğüne dönüp bütün takıntılarımdan kurtulmak istiyorum. Bu bir kitap tavsiyesi değildi. Okuduğum kitaptan hareketle bir deneme sadece. Her ne kadar bilim taraklarında bezim olmasa da Jules Verne keyifle okuduğum bir yazar. Hayal gücünün peşinden giden yazarları seviyorum. Bir de ironik, mizahi kitaplara pek rastgelemiyorum, bulunca ne kadar kötü de olsa sahiplenmeye çalışıyorum. Keşke sokak hayvanlarını sahiplendiğimiz gibi kitapları da sahiplensek. Cep yakan fiyatların kol gezdiği şu günlerde ne iyi olurdu. Satın alma sahiplen! Kitapçılar polise şikayet ederse karışmam. İnsanın zihnini çürüten berbat kötü kitapları ise belediye toplasa fena olmaz gibi. Hayvanlar için Allah'ın dilsiz kulları diyorlar ya birileri bu karara karşı çıkıp "Ne istiyorsunuz Allah'ın dilsiz kullarından," diye kötü kitapları savunabilir. Biz de tam burada itiraz edeceğiz. Evet onlar Allah'ın "dilsiz" kulları.


 
 
 

© 2035 by The Book Lover. Powered and secured by Wix

  • Facebook
  • Twitter
bottom of page